–Dünyanın İki Ucu romanınızda gerçek anlamda dünyanın iki farklı ucuna doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Bir yandan Osman’la İzmir’in tanıdık, sıcacık sokaklarında dolaşırken diğer yandan da Rita’yla Hindistan’ın renkli ve kalabalık dünyasına tanıklık ediyoruz. Osman ve Rita’yı hatta Hindistan ve İzmir’i ortak paydada buluşturan bu roman nasıl ortaya çıktı?
İzmir benim şehrim. Çocukluğum, gençliğim, öğretmenliğim, anneliğim, yazarlığım, hepsine tanıklık etmiştir. Benim için biriciktir. Öte yandan dünya biricik, dünyadaki her ülke biricik, her şehir biricik. Ben diğer biricik şehirleri, insanlarını merak ediyorum hep. Yolculuklara çıkıyorum. Hindistan’ın Rishikesh şehri merakla gittiğim bir yer. Kültür, yaşam biçimi, pek çok şey farklıydı o şehirde (ama insan aynı). En çok farklılıklardan öğreniyoruz. Dünyanın İki Ucu kitabımı yazma nedenim de bu. Dünyanın başka uçlarında neler oluyor, insana dair değişen nedir gibi gibi…
–Osman ve Rita’nın hikâyeleri bize dünyanın farklı köşelerinde büyüyen çocukların benzer duyguları taşıdığını/taşıyabileceğini gösteriyor. Coğrafyalar, kültürler ve yaşam koşulları değişse de çocukların özlem, merak, korku ya da umut gibi duygularda ortaklaşabildiğini hissediyoruz. Sizce çocukluk deneyimi gerçekten de ülkelerden ve kültürlerden bağımsız, ortak bir duygu dünyası yaratır mı?
Çocukluk hayatın hazinesi. Biz yetişkinler çocuğun dünyasını başına yıkmazsak eğer… Çocuk, duyguları en yoğun ama en sahici insan. Evet coğrafyalar, kültürler değişse de ortak bir çocuk duygudaşlığı var. Osman anne babası için ne denli endişe ediyorsa Rita da bambaşka bir coğrafyada kendi anne babası için benzer duyguları yaşıyor kitapta.
–Romanda özlem ve aidiyet duyguları oldukça yoğun bir şekilde hissediliyor. Bir yere ait olma isteği, sevdiklerinden uzak kalma duygusu ya da bir topluluğun parçası olma ihtiyacı özellikle çocukluk döneminde oldukça belirleyici olabiliyor. Hem bir eğitimci hem de bir yazar olarak, çocuklarda bu hassas ama bir o kadar da önemli duyguların gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aile çok değerli bir kurum. Ailenin her bireyi o ailenin içinde kendini değerli hissetmek ister. Hayatın pratiğini henüz kavrayamamış, kendisini henüz tanıyamamış çocuk bu duyguyu çok daha yoğun yaşar. Anne babaların ilk görevi bu olmalı. Çocuğa kendini değerli hissetmesini sağlamak. Bu durum okulda sürmeli. Bu kez öğretmen bu yaklaşımda olmalı. Böylece çocuk yolunu kolay bulur ve o yolda emin adımlarla hayata hazırlanır.
–Romanda Osman ve Rita fiziksel olarak hiç karşılaşmıyorlar, hatta birbirleriyle mektup arkadaşı arkadaşlığı bile kurmuyorlar. Buna rağmen hikâyeleri ilerledikçe duygusal olarak aynı noktada buluşabildiklerini hissediyoruz. Bu durum okura, insanların birbirine yakın hissetmesi için aynı yerde bulunmasının şart olmadığını düşündürüyor. Bir röportajınızda dünyanın farklı şehirlerini gezdiğinizi ve gözlemler yaptığınızı okumuştum. Bir yazar olarak “yakınlık” kavramını mekân ve mesafe açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kalbinize almak istemediğiniz biri isterse yanı başınızda olsun, yararı yok. Osman, Rita, Ayda, Sarika dünyanın iki ucunda dört ayrı çocuk. Kitapta dördü fiziken bir araya gelmiyor ama onları kalben birleştiren tonla şey var. İlki hepsinin çocuk olması. Ortak duyguları var, hayvan sevgisi, şefkat arayışı, özlem, korku gibi… Ve müzik, evet yeryüzünün ortak dili bu dört çocuğu buluşturuyor.
–Müzik roman boyunca önemli bir anlatı unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Okul bandosu, provalar, çekimler ve müziğin etrafında şekillenen anlar Osman’ın hayatında belirgin bir yer tutuyor. Sizce müzik, Osman’ın hikâyesinde nasıl bir rol üstleniyor? Onun kendini ifade etme biçimini ya da hayata bakışını nasıl etkiliyor?
Osman için müzik olmazsa olmaz değil, üşengeç ve çekingen bir karakteri var. Ama müzik yoluyla ve bir müzisyen grubuyla birlikte olduğu için kazanımları var. Çocuk bunu iyi biliyor ve değerlendiriyor. Özellikle tuba partneri Ayda onu renkli bir dünyanın içine çekiyor ve Osman bundan hoşlanıyor. Zamanla müzik çocuğun bu çekingen yapısını dışadönük yapıya dönüştürecek diye umudum var. Teşekkürler.
Röportaj: Kâmil Erenli












İlk yorum yapan siz olun