İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sima Özkan ile “Yalıçapkını Olmak Neye Benzer?” Kitabını Konuştuk


Sima Özkan’ın yazıp resimlediği “Yalıçapkını Olmak Neye Benzer?” adlı kitap Meraklı Tilki Kitaplığı etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kitap, çocukları doğa ve çevreyle bağ kurmaya davet eden sıcak bir hikâye sunuyor. Okulöncesinden 2. sınıfa, 5–10 yaş aralığındaki çocuklara hitap eden eser; merak, keşfetme ve duygular temalarını merkezine alıyor. Resimli anlatımıyla çevre bilinci ve doğaya duyarlılığı erken yaşta desteklemeyi amaçlıyor. Çocukların soru sormasını, gözlem yapmasını ve dünyayı fark ederek öğrenmesini teşvik eden kitap, keyifli bir okuma deneyimi vadediyor. Yeni çıkanlar arasında yer alan bu özel çalışma, Meraklı Tilki Kitaplığı markasının doğa odaklı yayın çizgisini güçlü biçimde yansıtıyor. Biz de bu özel kitabın yazarı ve çizeri Sima Özkan ile konuştuk. Keyifli okumalar.

“Yalıçapkını Olmak Neye Benzer?”  adlı kitabınız çocuklarla buluştu. Yalıçapkını, çok özel ve güçlü bir sembol. Bu kuşu merkeze alma fikri nasıl ortaya çıktı? Yalıçapkını sizin için neyi temsil ediyor?

-Son üç yıl içinde, yaşadığım sağlık sorunları ve şehir değişikliğiyle hayatımı yeniden kurgulamaya karar verdiğimde, gündelik yaşamımdan pek çok şeyi, kişiyi çıkardım. Beni, kendimi bildiğimden beri en iyi hissettirene döndüm. Giden her şeyin yerine doğayı koydum. Daha önce, çocukluğumdan beri, hiç kucaklayamadığım kadar sıkı sarıldım bu defa. Aramıza hayatın hayhuyunu, insanları, gereklilikleri, zorunlulukları koymadan. Hayatımda ciddi bir küçülmeye gittim ve merkezde sadece doğa vardı. Yazdıklarım da doğaya hayatımda açtığım bu yerle başka bir yola evrildi. Doğaya bakan gözümden âdeta bir perde kalktı. Kitaplarını çok sevdiğim Miyase Sertbarut bir keresinde şöyle demişti: “Zaman ayırmak. Önemli olan bu. Neye zaman ayırırsak, o oluruz, onu daha iyi öğreniriz. Daha iyi yapabiliriz.” Ben doğaya zaman ayırdım, o da beni hem bedenen hem ruhen iyileştirdi.

Yalıçapkını, hayatımdaki bu dönüşümden önce hiç görmediğim bir kuştu. Bir sözcük olarak bana adı söylense, ne olduğunu bile bilmediğim bir varlıktı. Çok da uzak olmayan bir geçmişte. Yalıçapkını diye bir kuşun varlığından asla haberim yoktu. Doğayla yeniden bağ kurmayı öğrenmemin, doğanın dilini artık okuyabildiğime ikna olmamın sembolü bu kuş. Çünkü artık onları görüyorum. Seslerinden tanıyorum. Onları hissedebiliyorum. Bana yavaşlamamı, doğayı seviyorsam ona nasıl kayıtsız kalamayacağımı hatırlatıyorlar. Penceremden bakıştığım komşum oldu bir yalıçapkını. Kitabım yayımlandıktan sonra üstelik.

Doğa pedagojisi eğitmeni kimliğinizle baktığınızda, bugün çocukların en çok neyi kaçırdığını, doğanın onlara en çok neyi sunabileceğini düşünüyorsunuz?

-Bugünün çocukları, çağın getirdikleriyle çok daha aceleci ve aşırı sabırsız. Bunun sonucu olarak da meraklarını ve ilgilerini çok kolay kaybediyorlar. Ben çocukların oyunlarına, hayallerine ve gündelik yaşamlarına doğayı geri koyabilirsek hayatı kaçırmalarının önüne geçebiliriz gibi geliyor.

“Doğa kendiliğinden öğretir” diyorsunuz. Peki sizce doğa bize şu an en acil neyi öğretmeye çalışıyor, ama biz bunu duymakta neden zorlanıyoruz?

-Biz insanlar için bir zamanlar doğanın ritimleri çok önemliydi. Tüm ritimlerinin farkındaydık. Varlığımızı sürdürmemiz, hayatta kalmamız buna bağlıydı. Doğanın ve onun ritimlerinin bir parçasıydık. Doğayla uyum içinde olan bu ilkel atalarımızın aksine, biz bu ritimleri bozan modern insanlar olarak artık ne gökteki yıldızlarla yolumuzu bulabiliyoruz ne de hangi bitkilerin hangi hastalıklara şifa olduğunu hatırlıyoruz. Doğanın ritimlerinin ayırdındaki halklar denizin kıyısına limanını kurup evlerini tepelere kondururken, bugün çıkan fırtınalar, şiddetli yağışlarla şehirler harap oluyor. Çünkü biz denize sıfır evimiz olsun istiyoruz. İklim krizinin en başta kıtlıklarla bizi sınayacağının hâlâ ayırdında değiliz.

Doğa ile bağımızı kaybettiğimiz fikri kitapta çok hissediliyor. Sizce bu kopuş ne zaman başladı; teknolojiyle mi, yoksa doğayı “kaynak” olarak görmeye başladığımız anda mı?

-Ben bu meseleye biraz farklı yerden bakmak istiyorum. Bizden çok daha ileri teknolojilere, bizden çok daha önce erişmiş, “çoktan modernleşmiş” ülkelerde bizdeki kadar bir kopuş söz konusu değil maalesef. Çünkü onlar için doğa hâlâ her yerde. Doğaya uzanmak için uzaklara gitmelerine gerek yok. Biz ne zaman ki sokaklarımızda ağaç, mahallelerimizde park, boş araziler bırakmaz olduk ve ne zamanki çocuklar şehir yaşamının içinde, okul-kurs-dershane-atölye-etkinlik koşar oldular, boş zamanlarında klimalı AVM’lerden, sıcak evlerinden çıkamaz oldular, nüfusun büyük bir kısmı büyük şehirlerin merkezlerinde toplandı, kimsenin doğaya hayatında yer kalmaz oldu. Şehirlerde doğaya yer kalmaz oldu.

Çocukluğumda doğada geçirdiğim zaman çoktu, çünkü benim ailem de doğada zaman geçirmeyi severdi. Doğup büyüdüğüm Bursa’da doğaya erişimim kolaydı. Okullar kapandığında benim için sadece deniz, orman ve bahçe vardı. Doğadan kopamayan bir yetişkin olmamdan daha doğal ne var? Oysa teknoloji, her branşıyla benim hayatımın her alanında varlığını koruyor. Ben teknolojiyi de doğayı okumak için kullanıyorum.

Kitabın merkezinde çok güçlü bir soru var: “Sen olmak nasıl bir şey? İnsan olmasaydık hangi canlı olmak isterdik?” Bu soru sizin için ne zaman ve hangi ihtiyaçtan doğdu?  Ve siz bu soruya nasıl cevap verirsiniz?

-Hayvan davranışları ve türcülük okumaları yaptıkça, hayvanlar nasıl düşünür, neler hisseder diye daha çok düşünmeye başladım. Çocuk edebiyatında hayvanlar bazen sadece insanlaştırılıyor. Ben onları kendileri gibi anlatmaya çalışıyorum. Canlıları yakından tanıdıkça hayvan zekâsına ve hayvanların uyum sağlama becerilerine duyduğum hayranlık bu soruların arkasında yatan duygu aslında.

Elimde olsaydı dişi bir fil olmak isterdim ya da bir ahtapot. Belki de bir yalıçapkını. Tüylerim o renklerde olsun isterdim.

Kuş gözlemciliğini “doğa ile bağ kurmanın en sade ama en derin yollarından biri” olarak tanımlayabilir miyiz? Sizin kişisel hayatınızda kuş gözlemciliği nasıl bir dönüşüm yarattı?

-Kuşlara eskiden aramızda pek bir tanışıklık yoktu doğrusu. Bahçesine ibibik inmiş, pencereden bu kuşa bakıp da internette nasıl arama yapacağını bile bilmeyen bir kuş gözleyendim. Havalandığında arkasından baktığımda, kelebeğe benzediğini yazmıştım arama motoruna. Öyle bulmuştum hangi tür olduğunu.

Kuş gözlemciliğini, yeni bir dil öğrenmeye benzetirim sık sık. Dil bilgisi ve konuşma pratiği, dil öğrenme sürecindeki en önemli adımlar gibi düşünürüz çoğu zaman. Oysa heybende yeterince sözcük yoksa, lazım olan fiil sende yoksa, fiil çekimi de yapamazsın, bir nesneyi de, derdini de anlatamazsın, değil mi? Kuşların adlarını, dilini öğrenmek de böyle bir deneyim benim için. Bir masaya bakıp ona İtalyanca masa diyebilmek gibi. Dil öğrenmek gibi kuşların isimlerini de o dili kullanarak öğreniyor insan. Görmediğim, fotoğraflamadığım, resmini yapmadığım bir kuşun adı aklımda bile kalmaz çoğu zaman. İsmini cümleler içinde kullanmam lazım.

Kuş gözlemciliği benim odaklanma ve dikkat yeteneklerimi gözle görülür biçimde artırdı. Kuşlarını fark etmeyi öğrenmek zaman alıyor. Bu farkındalık sonrasında hayatın pek çok alanında sizi dönüştürüyor zamanla. Bugün eskisine göre beklemeyi, yavaşlamayı, durmayı, sabretmeyi daha iyi beceriyorsam bu kuş gözlemciliği sayesinde. Sanırım kuşları bu kadar sevdikçe, onların resimlerini yapma arzusu da duymasaydım, şu an yıllar önce vazgeçtiğim resme de dönmezdim.

Kitabı okuyan bir çocuğun kapattıktan sonra yalnızca bilgi değil, hangi duyguyla baş başa kalmasını istediniz?

-Merak. Hayat boyu en büyük yetkinliğimiz olarak kalacak merakı törpüleme isteğiyle. Kitabımı okuyan, dinleyen her çocuğun ve her yetişkinin yalıçapkınlarını merak etmesini; onların yaşam alanına gitmeyi, onları gözlemleyebileceği bir yerde olmak isteyecek kadar bir yalıçapkınını görmek istemesini, bir yalıçapkını çizmek istemesini dilerdim. Boyalarla, bu kuşun renklerini somut olarak görmesini.

Son olarak, doğayla bağ kurmakta zorlanan çocuklara ve ebeveynlere tek bir cümleyle seslenecek olsanız, bu cümle ne olurdu?

-Hadi, yine dağlara, kırlara, ormanlara, kıyılara piknik yapmaya gidelim. Ekranları da arabada bırakalım. Gerçek dünya yabandadır, vahşi şeylerin, biyoçeşitliliğin, yani gerçek yaşam çeşitliliğinin olduğu yerdedir.


İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir